Salı, 04 Ağustos 2020
.
İstanbul
.
chevron_left chevron_right
Siyaset Bilimi

Platon'un Devleti

Çoğumuz belki de Platon'u sadece felsefe derslerinden biliyoruz. Bu bilginize yaptığım araştırmalar sonucu edindiğim bazı şeyleri eklemek istiyorum. Buyrun Platon'u biraz yakından tanıyalım.

2708 Toplam Gösterim
Platon'un Devleti

 

PLATON
Platon ya da Eflatun, MÖ 427-437 yıllarında yaşamış Yunan filozofu, matematik, müzik ve jimnastikle uğraşmıştır. Akıl hocası Sokrates öğrencisi de Aristotales olan düşünürün asıl adı Aristokles'tir. Fakat (ben de öğrendiğimde şaşırmıştım) geniş omuzları ve atletik yapısı nedeniyle Yunanca geniş anlamına gelen Platon lakabı ile anıldı ve tanındı.

*Platon'un felsefesini 5 önemli kavram içinde toplamak mümkündür. Bunlar; bilgi, idealar, ruhun ölümsüzlüğü, evrendoğum ve devlet ile ilgili kavramlardır.
Devlet kavramına önem veren Platon, devleti erdemin yaşamsal sığınağı olarak tanımlaşmıştır ve devlet ile ilgili düşüncelerini de Devlet adlı kitabında toplamıştır.

*Bugün insanlık adı altında topladığımız değerlerin kaynaklarından biri de Platon'un Devleti'dir.
Doğu'da ve Batı'da Hıristiyanlık ve Müslümanlıktan önce kutsal değilse bile, en önemli kitap Devlet'ti. Kaldı ki, ilk Hıristiyan ve Müslüman aydınları kendi din felsefelerini bu kitabın değişik yorumları üstüne kurdular.

O kadar önemli bir kitaptır ki bilimcilerin yaptığı şu güzel yorumu da söylemeden edemeyeceğim:

Dünyadaki bütün kitaplar yakılsa, ve sadece “Devlet” kalsa, o kitap okunduğunda bütün kitaplar tekrar yazılabilir..

Böyleyken ne tuhaftır en az okunan kitaplardan biri de Devlet'tir. Devlet okunmuş olsa bile sık sık yeniden okunmaya değer, dünya gibi hep yeniden anlaşılmak isteyen bir kitaptır.


Şimdi kitabı Kim yazdı? ve Önemi nedir? dedikten sonra Nasıl? ve Niçin? yazdı bu soruları cevaplayalım.
*Platon'un ilk işi Sokrates'i öldürten demokrasiden uzaklaşıp dünyayı dolaşmak oluyor. Nerelere gittiği pek bilinmese de Mısır'a, İtalya'ya, Anadolu'ya hatta Hindistan'a gittiğini ileri sürenler var.
*Herhalde 12 yıl ortadan yok oluyor Atina'ya 40 yaşında olgun bir insan olarak dönüyor. Atina yakınında bir kır evine yerleşiyor sonradan dünya akademilerine adını verecek olan Akademos'un bahçesinde gençlerle buluşup Sokrates gibi kendini sevdiren bir hoca oluyor.
*İşte Platon filozofi ile sevgisini birleştiren, insan düşüncesini bir çeşit tiyatro yoluyla anlatan diyalog çeşidini o zaman yaratıyor.
*Böyle bir kitabı yazıp da uygulamaya koymamak veya koymak istememek mümnkün :) Bu sırada Platon, Sicilya'nın zorbası Kral Dionysion'un sarayına gidip orada düşündüğü devleti gerçekleştirmeyi deniyor; ama ne filozof olmaya ne de devleti filozoflara bırakmaya yanaşmayan kral, Platon'u kapı dışarı ediyor. :)
*Tekrar düşünce bahçesine dönen Platon artık 80 yaşına kadar hem çevresindeki hem de gelecek yüzyıllardaki gençlerle en iyi devletin nasıl olabileceğini tartışmakla yetiniyor.
*Aslında kendisi de en iyi devletin bir ütopya olduğunu biliyor elbet. Biliyor ama, kurulsun kurulmasın, herkesin böyle bir devlete, yani en doğruya yönelmekle adam olacağına inanıyor. Herkes böyle bir devleti varsayıp onun kanunlarına göre yaşasın, diyor.

*Giriş konuşmamı böylece bitirerek kitabın içeriğine geçmek istiyorum. Kitap 10 bölümden oluşmaktadır.

*Kitapta adalet ve adil kelimeleri yerine doğru ve doğruluk kelimeleri kullanılmış. Kitabın başka çevirilerinde ise adalet ve adil geçiyor. Yazar bu konuda 2'ye ayrılmışlar. Bu yüzden ben adalet ve adil ilgili cümleler kurarken size anlamsız veya saçma gelirse adalet kelimesi yerine doğruluk kelimesini koyup ardından tekrar anlamlandırmaya çalışırsanız sorunun düzeleceğine inanıyorum :)
Kephalos, Polemarkhos, Adeimantos, Thrasymakhos,Glaukan

1.KİTAP

Sokrates, arkadaşı Glaukan ile Bendis Tanrıçasına dua etmek ve onun için yapılacak ilk bayramı görmek için Pire diye bir yere giderler.
Dua ve alay seyrinden sonra şehre dönerken Kephalos'un oğlu Polemarkhos bu ikiliyi görür ve hemen küçük oğlunu onları durdurmak üzere yollar. Küçük çocuk Sokratesin bacağına tutunur ve "Efendim bekleyiniz babam beklemenizi söyledi" der. Daha sonra kendilerine doğru gelen Polemarkhos'u gören ikili beklerler ve Polemarkhos yanlarına gelir ve "Ne o? Burda işiniz bitti dönüyorsunuz değil mi?" der. Bunun üzerine Sokrates "Evet Polemarkhos dönmemiz gerek şehirde işlerimiz var." der. Polemarkhos kendilerinin buraya kadar geldiğini ve evine uğramamalarını kabul edemeyeceğini söyler ve Sokrates ile Glaukan'ı evine götürmeye ikna eder.
Evde Polemarkhos'un babası Kephalos ve Polemarkhos'un birkaç arkadaşı da vardır. Kephalos, Sokratesi görür görmez kendisini selamlar ve "Sokrates, eskisi kadar gelmez oldun buralara. Ben de yaşlanınca gidip gelemez oldum. Bu yüzden senin daha çok uğraman lazım ayrıca insan yaşlanınca beden zevklerini kaybedince konuşmaktan daha çok haz duyar oluyor. Bu yüzden seninle daha çok konuşmak için daha çok gelmelisin" der.
Sokrates de kendisine "Haklısın Kephalos, benim de yaşı geçenlerle daha çok konuşmam lazım neden dersen, bizim de belki geçeceğimiz yoldan çoktan geçtikleri için yaşlılardan öğreneceklerim vardır. Sen ne düşünüyorsun bu 'son durak' hakkında?" diye sorunca yaşlılık üzerine konu açılır. Kephalos yaşlılığın sıkıntılarından bahsettikten sonra "Aslında yaşlılık bir kurtuluş sayılır zira istekler, hırslar gevşeyince insan da rahatlar" der ve ekler "Ölçülü, uysal olana ihtiyarlık dert olmaz, öyle olmayana ise gençlik bile bela olur" deyince Sokrates "Kephalos, senin ihtiyarlıktaki rahatlığını iyi huylu olmana değil, zenginliğine verirler ve zenginin gönül avutması kolaydır derler" diyerek konunun yaşlılıktan paraya geçmesini sağlamış oluyor.

Bunun üzerine konu paraya gelir ve Kephalos kendince paranın ne işe yaradığını söylerken şu dizeleri:
" Umut tatlı tatlı doldurur içini
Yoldaşlık eder ona, hoş eder gönlünü
Umut yola sokar, yoldan çıkan insanı "
Ne doğru ne güzel diye niteleyince bu defa konu doğruluğun ne olduğuna gelir. Bu tartışma esnasında doğruluğu(adaleti) alınan şeyi geri vermek olarak tanımlayan Kephalosa karşı Sokrates burada doğruluğun alınan şeyi geri vermek olmadığını şu örnekle destekliyor:

"Aklı başında bir arkadaştan silahını alsak, bu arkadaş çıldırsa, emanetini de geri istese vermek doğru mudur? Geri verene doğru adam denebilir mi? Bir çılgına, gerçeği olduğu gibi söyleyene de doğru adam denemez."

Sokratesin bu örneğiyle ikna olmuş olan Kephalos "Haklısın" der fakat oğlu Polemarkhos buna karşı çıkar ve doğruluğun gerçeği söylemek ve alınan şeyi geri vermek olduğunu söyler. Kephalos burada sözü oğluna devreder ve tartışma Sokrates ile Polemarkhos arasında devam eder.

Sokrates tekrar sorar "Emaneti isteyen çıldırmışsa o zaman geri verilmez değil mi?" diye sorar, Polemarkhos da "verilmez" der.

Bu diyaloğun devamında doğruluğun tanımı "dostlara iyilik düşmanlara kötülük yapmak" yani bir nevi insanlara hak ettiklerini vermek olduğu şeklinde değişir. Sokrates buradan itibaren sık sık hekim, aşçı ve kaptan örneklerine başvurur.
Doğru(Adil) insanın barışta nasıl faydalı olunabileceği sorulduğunda cevap olarak ise doğru insanın parasal işlerimizde paramızı emanet edebileceğimiz bir kişi olduğu söylenir. Sokrates bu tanımı yetersiz bulur çünkü doğru sadece kullanılmayan şeylerde faydalıysa pek de yararlı olmayacaktır der. Ve şaşırtıcı bir düşünce çıkar burada o da bir işi iyi bilen kimsenin onu nasıl kötüye kullanacağını da iyi bilmesidir. Yani parayı saklayabilen bir kişi onu çalabilir de! "Adil insan düşmanına kötülük eder" düşüncesinden ise bir insana kötülük edildiğinde onun daha iyi olamayacağı sonucuna varırlar. Ve ne dostuna ne de düşmanına kötülük etmenin adaletle örtüşmeyeceği söylenir.

Tartışma böyle hararetli devam ederken tam bu noktada Thrasymakhos atılır ve "Ey Sokrates! Nedir bu deminden beri ettiğiniz boş sözler? Doğruluğun ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyorsan, yalnız sormakla kalma, başkasının verdiği cevabı da alkış toplamak için çürütmeye kalkma. Sormak cevap vermekten kolaydır bilirsin, sen söyle bakalım doğruluk neymiş?" diye sertçe çıkışır ve devam eder "Ama öyle tutup bana, doğruluk borçmuş, faydaymış yok insan işine gelenmiş falanmış filanmış demek yok. Birşey söyleyeceğin varsa, açık açık konuş, dobra dobra söyle, böyle ıvır zıvır laflar kabul etmem" demiş.

Anlayacağınız Sokrates'in klasik sorularından sıkılmış ve patlıyor. Hatta burada Sokrates'e doğruluğu bir ben tanımlayayım bir de sen tanımla bilmeyene de ceza olsun der. Cezanın ne olacağına ilişkin görüşler belirtilirken Thrasymakhos cezanın para olmasını teklif eder :) ama Sokrates benim param yok der. Sokratesin arkadaşları kendisine karşılıksız para teklif ettilerse dahi Sokrates kabul etmez ve cezanın "Bilmediğini bilenden öğrenmek" olmasını talep eder. Kitabı okurken bu kısımda duraksadım ve tekrar okudum ama yanlış okumadığımı fark ettim Sokrates'in teklifi "Bilmediğini bilenden öğrenmek" cezasıdır.

Thrasymakhos başta bunun saçma olduğunu söylese de daha sonra razı olur ve doğruluğun ne olduğunu tartışmaya başlarlar. Tartışma Thrasymakhos'un "Doğruluk güçlü olanın işine gelen şeydir." demesiyle başlamış ve devam etmiştir.

Sokrates bir ara devletin başındaki kişilerin de zaman zaman yanılacaklarını ve kendi çıkarlarına uymayacak yasalar çıkarabileceklerini neticede yasa çıkınca bunlara uymak zorunda olacakları için doğrunun her zaman güçlünün işine gelen şey olamayacağını söyler.

Bu konuşma Thrasymakhos'u pek etkilemez. Konuşma içerisinde devlet büyüklerinin de yanılabileceğini söylemişken sonradan bu savını reddeder.

Sokrates yine klasik örneklerle Thrasymakhos'a doğru insanların kendi yönetiminde olanların yani güçsüzlerin çıkarlarını savunduklarını söyler. Örneğin hekim kendisi için değil hasta için faydalı şeyleri yapar vs.

Tabi Thrasymakhos buna da karşı çıkar. Çünkü ona göre yönetenler yönetilenlere kendi çıkarlarına uygun şeyleri yaptırırlar. Kendileri istedikleri gibi insanların mülklerine el koyarlarken halktan birisi bunu yaptığında hırsız olmaktadır ve bir ton cezaya maruz kalmaktadır.

Bu nedenle halk doğruluğu gelecek cezalardan korktuğu için savunur. Sokrates ise işini yapmakla para kazanmanın farklı şeyler olduğunu söyler. Sanat adamlarının ya da diğerlerinin para kazanmayacak olsalar da yaptıkları işlerin değerini kaybetmediğini para alarak ise kendi sanatlarından kendilerinin faydalandığını zor da olsa Thrasymakhos'a kabul ettirir.

Bu arada kimsenin isteyerek yönetime geçmediğini de ekler. İyi insanlar ün ya da para düşkünlüğü için değil kötü biri başa geçmesin diye idareyi alırlar. Bu da yine halkı düşündüklerinden olur der.

Thrasymakhos doğru olmayan insanın daha rahat bir hayat yaşacağını çünkü işine geleni bildiğini ve akıllı olduğunu; adil insanın ise iyi yürekli ama istediğini bilmez olduğunu iddia eder.

Bilgili insan akıllıdır, akıllı insan da insan da iyi, bu durumda doğru olmayan insan bilgisiz ve kötüdür. Doğru olmayan kişiler de iktidarı ellerinde tutamazlar çünkü hem bilgisizdirler hem de herkese kötülük ederler ve insanları iş göremez hale getirirler kendileri de aynı duruma düşerler. Ve kötü bir kafanın yönetimi kötü; iyi kafanın yönetimi ise iyi olur.

Doğruluk da iyilik ile bir tutulduğuna göre iyi insan mutlu kötü insan ise mutsuz yaşar. Mutsuz olmak zararlı mutlu olmaksa yararlı olduğuna göre doğru olmayan bir insan hiçbir zaman karlı olamaz sonucu ile diyalog kapanır.

Fakat Sokrates en sonunda "doğruluğun" tanımını yapmayı unuttuklarını ve bu durumda doğruluğun iyilik olup olmadığını kestiremeyeceklerini söyler.

2.KİTAP

Bu bölümde doğruluk üzerinde tartışmaya devam edilir. Glaukan herkesin eğriliği (yanlışı, adaletsizliği) savunması aklımı karıştırdı der Sokratese. Ve Glaukan, Sokratese ben doğruluğu bulmak adına eğriliği öveceğim sen de eğriliğin eleştirisini yaparak düşüncemi değiştir ve yapmak istediğim gibi doğruluğu savunayım der. Sokrates bunu kabul eder ve başlarlar.

Glaukan eğriliğin doğruluktan üstün olduğunu savunanların kazanımlarını anlatmaya başlar:

"Tabiatta haksızlık etmek iyi haksızlığa uğramak kötü, ilk insanlar birbirlerine haksızlık ediyorlardı ve haksızlığa uğrayanların sayısı da fazla olunca bunlar haksızlık etmeyi de her zaman beceremeyeceklerini de anlayınca bu işe bir dur demek adına oturmuş ve bir anlaşma yapmışlar bu anlaşmaya göre, kimse kimseye haksızlık etmeyecek, haksızlığa uğramayacak diye kanun koymuşlar.
Kanunun buyurduğuna kanuna da uygun olan şeyi doğru kabul etmişler. İşte doğruluğun kaynağı, özü budur.
Doğruluğa değer verdiren, insanın hep haksızlık etmeye gücünün yetmemesidir. Gücü yetseydi insanoğlu yapısı gereği haksızlık etmeyi, haksızlığı ortadan kaldırmak için kimseyle anlaşmaya kalkmazdı.
Haksızlık edemedikleri için doğru olmaya çalışanların bu işi kendi istekleriyle yapmadıklarını şöyle bir düşünceyle anlatabiliriz: Bir doğru bir de eğri adam alalım, ikisine de dilediklerini yapma fırsatı verelim. Sonra da ardlarına düşüp eğilimlerinin onları nereye götüreceğine bakalım. Göreceğiz ki doğrunun gittiği yer eğrinin de gittiği yer olacaktır, çünkü kendinde olandan fazlasını istemek, insanın yapısında olan birşeydir.
Doğruya da eğriye de vereceğimiz serbestliği daha iyi anlatmak için her birinde efsaneye göre Gyges'in elindeki gücün bulunduğunu düşünelim. Gyges, Lydia kralının hizmetinde çalışan bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış ve bu çatlağı gören çoban bu çatlağın için merak edip aşağı inmiş ve orada bir ceset ve parmağında da yüzük bulmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar her ay sonunda olduğu gibi bu ay da krala hesap vermek için toplanmışlar.

Gyges toplantıya bu yüzükle gider. Yüzük parmağındayken onu avuç içine çevirince ise tekrar görünür olur. Bu tılsımın sırrını öğrenen Gyges saraya girmenin yollarını bulur ve saraya girer, kralın karısını baştan çıkarıp onun da yardımını alarak kralı öldürüp tahta geçer.
Şimdi böyle 2 yüzük olsa birini doğru adama diğerini eğri adama verirsek onlara herşeyi yapma fırsatı vermiş oluyoruz bu durumda da ikisi de haksızlıklar edecektirler.
Eğri adam ustaca haksızlık ederek kendisini ele vermez. O en büyük haksızlıkları yaparken bile en doğru(adil) insanın ününe bürünebilmelidir bir yanlış yaparsa da parası, arkadaşları ya da diline güvenerek ört bas etmelidir kendisini. Doğru(adil) insan ise olduğu gibi gözükmez çünkü bu ona ün getirir. O işkence de görse haksızlığa da uğrasa sesini çıkarmaz. Bu durumda da doğru olmak değil doğru gözükmek önemlidir. Eğri adam tam tersine hayatını çok güzel yaşayacaktır ve hayatta daha karlı olacaktır."
der Glaukan.

Araya giren Adeimantos ise insanların tanrıların, ozanların bahsettikleri övgüleri almak, ün sahibi olmak için doğru davrandıklarını ekler. Ayrıca bütün ozanlar da doğru bir insan olmanın zor, eğri bir insan olmanınsa çok kolay olduğunu söylerler ve haksızlık ettikten sonra tanrılara yalvaran insanların hayatta ya da öldükten sonra affedildikleri söylenir. Bu durumda "içinde güvenle yaşayacağım kaleye doğru yoldan mı tırmanayım dolambaçlı yoldan mı?" diye sorar ve ekler "Ya tanrı gibi yaratılmış olan ya bilgeliğe ermiş olan ya da yaşlanan veya başka bir yetersizliği olan insanlar doğru olmayı seçer" der ve bu sözleri söyledikten sonra Sokrates'in doğruluğu(adaleti) övmesini içtenlikle bekler.

Sokrates başlar doğruluğu savunmaya "Doğruluk(adalet) varsa bir insanda olduğu kadar bütün toplumda da vardır. Daha büyük olan şeyde doğruluk daha çok olacağına göre ilkin toplumda adaleti arayalım sonra bir insanda araştırmaya geçeriz. Toplumun insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından doğduğunu söyleyerek baştan bir toplum yaratır. İlkin kendi ihtiyaçlarına yetebilen bu toplum zamanla büyür, insanlar çoğalır ihtiyaçlar artar ve başkalarının topraklarına saldırırlar. Bu durumda savaş doğar. Savaşta yer alacak olanlar askerler "koruyucular"dır. İşte onların nitelikleri bu bölümde verilir. Koruyucular çevik, güçlü, yiğit, azgın ama aynı zamanda yurttaşlarına karşı yumuşak(filozof ruhlu) olmalılardır. Bu insanlar beden eğitimi ve müzikle eğitilmelidir. Müziğin içerisine söz sanatı da girer. Çocukları da ilk masallarla eğitmeliyiz çünkü bu yaşlarda istediğimiz her kalıba onları sokabiliriz. Bu nedenle uygun olan masallar anlatılacak diğerleri yasaklanacaktır. İçeriğinde iyi şeyler olanlar kalacak, kötü örnek oluşturanlar kaldırılacaktır. Hesiodos ve Hemeros'un yasaklanması gerekir çünkü bunların masallarında küçüklere kötü örnek olacak olaylar anlatılır örneğin çocuğun babasını öldürmesi, annesini dövmesi gibi.

Ayrıca tanrılar da iyi gösterilmeli ve sadece iyilik tanrılardan gelir. Tanrılardan kötülük gelmez, kötülüklerin sebebi insanlardır. Tanrıları kavgacı, kılık değiştirip insanların içinde dolaşan şekillerde betimleyenlere kızmalıyız. Tanrıların yalanla işi yoktur bu nedenle çeşitli kılıklara girip insanları kandırmazlar." der ve bir bölümün daha sonuna gelmiş oluyoruz.

3.KİTAP

İkinci kitapta çevik, yiğit, azgın ama aynı zamanda bir filozof ruhuna sahip olan bekçilerin(koruyucuların) eğitiminde Hesiodos ve Homeros gibi şairlerin tanrıları kavgacı insanların kılığına girerek onları kandıran şekilde betimlenmelerine karşı gelen Sokrates mitolojideki yanlış tanımlamaları sıralamaya devam eder. Bekçilerin yiğit olabilmeleri için ölümden korkmamaları gerekmektedir bu nedenle Hades'e dair korkunç hikayeler ya da kahramanların trajik ölümleri anlatılmamalıdır. Bekçiler aşırı gülen insanlar da olmamalı bu nedenle tanrıların kahkahalara boğulur halleri de betimlenmemelidir.

Gerçekten ayrılma yetkisi (yalan söyleme) tanrılar için geçerli olmasa da insanlar arasında yalnız devlet yönetenlerinde olmalıdır. Devletin yararına düşmanlarına ya da yurttaşlarına yalan söyleyebilirler.

Gençlerin eğitimine geldiğimizde ise onlarınsa akıllı ve uslu olmaları gerektiği bu nedenle de İlyada'da Akhilleus ile Agamemnon arasında geçen konuşmalar gibi isyankar mısraların ya da mitolojide tanrıların birleşmelerinin anlatılmaması gerekir. Tanrılar ya da oğulları kız kaçırmak gibi soysuz işlere de girmezler diye ekler Sokrates ve devam eder.
Gençler "hediyeler tanrıları bile yola getirir" gibi sözler duymamalılardır. Çünkü bizim devletimizi kuracakların paraya da rüşvete de düşkün olmaması gerekir.

Homeros'un eleştirilmesi devam eder; şairler kahramanları taklit ederek anlatırlar (dolaysız anlatımla) oysa ki dolaylı anlatsalar anlatımları taklide kaçmaz. Bekçilerin de taklitten kaçınmalarını ya da en azından yiğitlik , bilgelik ve dini bütünlük gibi erdemleri taklit etmelerine müsaade edilmesi gerekir. Bu noktada tragedya ve komedyalarda ağlayan kadınların, kölelerin, delilerin, sarhoşlarıni kadın-erkek delilerinin vs. Taklitleri de yapılmamalıdır.
Kurulacak olan devlettte herkes bir konuda uzman olmalıdır der.

Bekçilerin eğitiminde musikinin önemi daha önce söylenmişti. Bu konuda da Sokrates bir takım yasakların olması gerektiğini söyler. Müzik ne içki sofralarındaki gibi ağza yakışmayacak laflar içeren (Ionia Lydia) ne miskinlik ve hüzün veren (Karışık ve uzun Lydia) makamlar içermelidir. Bu tanımların dışında da bir tek Dor ve Phrygia makamları kalır. Bu durumda devlette çeşitli harplarda çok telli sazlar yapan ustalar olmamalıdır. Yalnızca Iyra Kithara ve kaval kente girebilmeli. Makam ve sözün dışında müzikte ritm de önemlidir ve ritm de söze uygun olmalıdır der.

Gençler için müzik kadar beden eğitimi de önemlidir. Bunun ilk basamağını doğru beslenmek oluşturur. Bir hekim pek çok hasta görmüş, tecrübeli, kendisini kafasıyla tedavi edebilen bir insan olmalıdır.

Diğer yandan kötülüklerle savaşak olan yargıç içinse bu durum tam tersidir. Yargıç çocukluğundan itibaren kötülerle düşüp kalkmamış ve yaşlı -çevresindekileri gözlemleyerek iyi ile kötüyü ayırma tecrübesine ulaşmış olan- bir kimse olmalıdır.
Devlette yönetenler "yaşlılar" ; yönetilenler ise "gençler" olmalıdır. Yöneticiler ise hayatları boyunca toplum için iyi şeyler yapmış olan akıllı değerli kimseler olmalıdır. Bu nedenle bu tarz kişiler sürekli gözetlenmelidir.

Devletin önemli bir tanımıyla burada karşılaşırız. Çünkü burada Sokrates'in toplumu hiyerarşik bir sınıflandırmaya tabi tuttuğunu görürüz. Der ki: Bir Fenike masalından yola çıkarak kimilerinin ruhu altınla(yöneticiler-filozoflar) kimilerinin ki gümüşle(bekçiler) kimilerininse bakır ve tunçla(çiftçiler ve zanaatkarlar) yoğrulmuştur. Bu hiyerarşik yapı açık bir toplumu simgeler çünkü Sokrates altından doğanların gümüş, gümüşten doğanların altın çocuk yapabileceklerini ihmal etmez.

Korucuların yaşadıklarıı yer hakkında ise Sokrates, onların ilk olarak mülk sahibi olmadan birlikte yaşamaları gerektiğini bu sayede mülk edinme hırsından uzak kalacaklarını çünkü bu hırsa girenlerin hem halkı hem de devleti zor durumlara sokacağını söyler.

4.KİTAP

Devletin imkanlarından faydalanmayacak olan bekçilerin mutsuz olabileceklerini söyleyen Adeimantos'a karşı Sokrates toplumun bir sınıfın değil herkesin mutlu olması için kurulduğunu ve bu toplumda ancak herkes kendi üzerine düşeni yaparsa iyi bir düzenin sağlanacağını söyler.

Bir savaşta devlet yurdun bütünlüğünü gereği gibi sınırlamalıdır. Bütünlüğünü bozacak kadar genişlemesine izin vermemelidir. Böyle bir durumda elde edilecek topraklar ya da ganimet zayıf olan düşmana verilmelidir.

Devletin bekçileri eğitimin bozulmamasında dikkat edeceklerdir. Özellikle müzik alanında değişim olmamasına çok dikkat etmeleri gerekmektedir.

Kanınlar toplumun düzeninden çıkar. İlkin Tanrılar için tapınak ve törenler ölülerin gömülmesi, saygı görmesi gibi kanunlar çıkarılmalıdır.
Bu kurulan devlette başlıca değerler: Bilgelik, yiğitlik, ölçü ve doğruluktur.. Toplum da herkesin kendi işini yapmasıyla doğruluk sağlanacaktır. Doğruluk insanın kendi malının sahibi olmak ve kendi işini -tek bir konuda uzman olması- görebilmesidir.

5 çeşit eğrilik vardır. Bunlar beş devlet şeklidir. Birisi bu kurulan devlet ki onu iki isimle adlandırabiliriz: Monarşi ve Oligarşi der buna Sokrates. Ve 5.kitaba yani eğriliğin araştırılmasına geçer.

5.KİTAP
Kitaba kadınlar ve çocukların yaşamlarının nasıl olacağı sorgulanarak başlanır. Kadınlar da erkekler gibi müzik ve jimnastik ile bir savaşçı gibi yetiştirilecektir. Onlar da bekçilik görevini üstlenebileceklerdir. Sadece cinsiyetlerinin zayıflığı göz önünde tutularak onlara daha kolay işler verilecektir.

Kadınlar ve çocuklar ortak olacak, baba oğlunu; oğul babasını bilmeyecektir.
Gençler düğün dernekle evlendirilecektir fakat evlenmelerin sayısı devlet tarafından saptanacaktır. Öyle ki toplum ne çok büyüyecek ne de küçülecektir.
Bunu yanı sıra savaşta ve barışta yararlılık sağlayan gençlere daha çok kadınla birlikte olma hakkı tanınacak ki döllerinden daha çok faydalanılsın diye. En iyiler daha çok çiftleşmeli ve bir tek onların çocukları yetiştirilmelidir. Doğran çocuklar özel bir kuruma bırakılacaklar. Bu kurum seçkin vatandaşların çocuklarının iyi bir yuvada; seçkin olmayan yurttaşların ve daha başkalarının, doğuştan bir eksikliği olan çocukların gözden uzak bir yerde bakılmasını sağlayacaktır. Besleme işini de bu kurul düzenler. Anne ya da bakıcı tarafından emzirilen çocuk erkek bakıcı tarafından yetiştirilmelidir. Kadınlar 20'sinden 40'ına; erkekler ise 55'ine kadar devlete çocuk yapacaklar. Bunun dışındaki üreme cezaya maruz kalacaktır.

Savaşa giderken kadınların dışında savaşı görüp tanımaları için çocuklar da katılacaklar yalnız gerekli korumalar sağlandıktan sonra. Bir asker korkakça davranırsa o işçi yapılacaktır, aynı şekilde tutsaklar düşmana bırakılır ve yiğitler onurlandırılırlar.

Peki askerler savaşlarda düşmanlarına karşı ne yapacaklardır?

Eğer savaş iki Yunan milleti arasında yapılıyorsa:
Yunanlılar köle yapılmayacak, diğer yunan kentlerine de bu adet öğütlenecektir. Ölüler soyulmayacaklar, düşmanın onları kaldırmasına izin verilecektir. Kentler yakılıp yıkılmayacak onun yerine o yılın en iyi ürünlerine en koyulacaktır.
Yunanlılar arasında gerçekleşen bir savaş değil de çatışma olarak algılanacak tekrar barışılacağı hesaplanarak zarar verilecektir.

Son olarak Sokrates yöneticilerin vasıflarını açıklar:
Yöneticiler filozof olmalıdır. Diyalog bitmeden ise sofistik düşünceyi taşlar. Çünkü sofistler tek bir değer olduğunu kabul etmezler ve kişilere göre değerlerin değiştiğini söylerler.
Böyle bakan kişi öz gerçekliği göremez der. Örneğin güzel renklere güzel biçimlere bakar fakat güzelliğin gerçekliğini tanımlamaya kalkmaz ve bu konuda bilgili olamaz, sadece sanıları olur.

6.KİTAP

Bu kitapta devletin başında filozofların bulunması gerektiğini söyleyen Sokrates ilk olarak filozofların meziyetlerini över:
Bir filozof bilim düşkünüdür bu nedenle yalancı veya riyakar olamaz. Varlığı sevgi ve şeref tutkunları gibi bir bütün olarak sever. Bedeni için değil de ruhun için çalıştığından dolayı onda açgözlülük ve ölçüsüzlük bulunmaz. Tanrı ve insan işlerini bütünüyle kavramaya çalışan bir ruh küçüklükle bağdaşmaz. Hırçın, geçimsiz değildirler ve sağlam bir belleğe sahiplerdir.

Bu övgülerin ardından araya giren Adeimantos uzun süre felsefe ile uğraşanların kaçık ya da tuhaf adamlar haline geldiklerini ve devleti yönetemeyecek duruma düştüklerini söyler. Sokrates ise bunun nedenini devleti hep çok kötü kişiler yönettiği için onların yanında filozofların kaçık gibi durdukları şeklinde açıklar. En güzel değerlerle yüklü insanların bile kötü eğitime düşerlerse kötünün de kötüsü olacağını ekler. Çünkü çoğu filozof bu nedenle (yani kötü eğitimden dolayı) bozulmaktadır ve birçoğu da filozof gibi geçinmektedirler. Halkın filozoflar için olan önyargısının bir kısmını da bu filozof geçinenler oluşturmaktadır. Bunlara en belirgin örnek sofistlerdir. Onlar öğrettikleri şeyin özünü bilmeden yalnızca hoşa gideni vermeye çalışırlar ve temelinde kimseye birşey öğretmezler. Zaten felsefe ile uğraşmaya layık olanlar ufak bir azınlıktır. Bugünkü devlet şekillerinin hiçbirisi de bir filozofa uygun değildir. Çünkü bugün felsefe ile ilgilenen delikanlılar daha ev, bark, alış-veriş bilmeden felsefeye girerler, işin en zor kısmından da kaçarlar. En zor kısım da "dialektika"dır. Bu delikanlılar felsefe konuşmalarını dinlemeyi büyük bir iş görürler. Yaşlılığa doğru ise pek azı felsefeye bağlı kalır ve tüm eğitimleri bir günde söner gider.

Oysa devlette bunun tam tersi olacaktır. Gençlikte ve çocuklukta yaşa uygun eğitim verilecek, üstünde asıl durulacak olan gençliğin gelişen bedenleri olacak. Beden felsefeye iyi bir hizmetçi olarak yetiştirilecek. Yaş ilerleyip kafa olgunlaştı mı ona uygun çalışmalar artacak. Sonunda yurttaşlar kuvetten düşüp politika ve savaştan uzaklaştı mı onlar felsefe ile başbaşa bırakılacaktır.

Şimdi halkın filozoflara karşı olan önyargılarını değiştirmek de zor da olsa filozofa kalacak. Filozof kendisini en iyi şekilde ifade ettiği zaman bu tür önyargılar da kalkacaktır.

Sokrates burada en yüksek bilimin konusu iyi ideasıdır der. Fakat iyinin tam olarak ne olduğunu bilmeyiz ama iyinin bilgisine ulaşmamış bir bekçi işini tam anlamıyla yapamaz. Bu neden bu bilgiye ermiş bir bekçinin olması gerekir.

Bu nedenle burada Glaukan ve Adeimantos Sokratese iyi ideasını anlatması için baskı oluştursalar da Sokrates onu araştırmayı sonra yapacaklarını, şimdi ise iyinin yalnız bir dalını anlatmaya çalışacağını söyler.

İyi, güneşi kendisine eş olarak yaratmıştır. Güneş nasıl ki nesneleri görmemizi, onları kavramamızı sağlıyorsa; iyi de aklın bilme gücünü bu şekilde verir ama kavranan dünyada bilimin ve gerçeğin iyi olduğunu iddia etmek yanlıştır. İyi ideası onların çok daha üzerindedir.

Sokrates "2 ayrı uzunlukta ortasından kesilmiş bir çizgi düşün. Bu parçalardan biri görülen dünya öteki kavranan dünya olsun. Parçalardan herbirini aynı orantı ile yeniden ikiye böl. Nesnelerin aydınlık ve karanlık derecelerine göre görülen dünyada bir parça elde edeceksin; yansılar parçası.
Yansı dediğim şey, önce gölgeler sonra suda ya da parlak yüzeylerde görülen şekiller ve onlara benzer tüm görüntüler...
Şimdi bir tarafına yansı dediğim çizginin öbür yarısını al. Orada canlı varlıklar, bitkiler ve insanın yaptığı bütün nesneler olsun. Görünen dünya sahte ve gerçek olarak ikiye ayrılır. Birşeyin yansısı, kopyası ondan ne kadar ayrı ise sanı ile bilgi de birbirinden o kadar ayrıdır.
Böldüğün çizginin ilk parçasında ruh deminki parçaya asıllarını koyduğumuz nesneleri birer yansı olarak ele aldığı için araştırmalarında varsayımlarından gitmek zorunda kalır; ilkeye değil sonuca götüren bir yola girer. İkinci parçada ruh yansılara başvurmadan varsayımdan ilkeye gider; araştırmalarını yalnız kavramlarla yapar.

Aklın dialetika gücüyle kavradığı şeyler vardır. Burada akıl varsayımları birer ilke değil yalnızca varsayım, birer basamak olarak alır.
Bütün varsayımların üzerindeki bütünün ilkesine varır. Bu arada görülen duyulan hiçbirşeye başvurulmaz.Kavramdan kavrama geçerek yine kavrama varır. Geometri gibi bilimler ilkeye çıkmadan varsayıma dayanarak inceleme yaptıkları için bir ilke ile anlaşılabilecek olan nesneleri anlayamazlar. Onlarınki çıkarma bilgidir. Burada anlatılmak istenen kavramlar yoluyla insanın bilgiye varabileceğidir. Dört bölümdeki dört düşünüş şeklinin ilki kavrayış, ikincisi çıkarış, üçüncüsü inanç, dördüncüsü ise sanıdır.

7.KİTAP

Sokrates'in müthiş mağara benzetmesine burada rastlarız: "Yeraltında mağaramsı bir yer içinde insanlar vardır. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş. İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından ve boyunlarınan zincire vurulmuş bu mağarada yaşıyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki boyunlarını dahi oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parlıyor arkalarında mahpuslarla ateşler arasında dimdik bir yol var hani kukla oynatıcılarının kendileri ile seyirci arasına marifetlerini gösterdikleri, koydukları duvar gibi. Bu alçak duvarın arkasında insanlar ellerinde türlü türlü araçlar insana hayvana benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler bölmenin üzerinde gözüküyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor kimi susuyor. Tıpkı bizler gibi." İşte bu insanlar kendilerini ve yanlarındaki insanları, ateşin mağarada karşılarına vuran gölgeleri olarak görebilirler. Ve gerçek nesneleri bu gölgeler zannederler. İşte bu adamlardan birini çözer, gözlerini ışığa doğru kaldırırsak bu hareketler ilkin ona acı verecektir. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü karmaşık bakacak. Gerçek nesnelerin bunlar olduğunu söylediğimizde ise çok şaşıracaktır. Onu ışığın kendisine bakmaya zorladığımızda gözleri ağrıyacak başını boyuna bakabildiği şeylere çevirecektir. Onu alıp götürdüğümüzde ise gün ışığında gözleri kamaşacak bu sefer de gördüğü nesnelerin hiçbirini göremez hale gelecektir. Ama alıştıktan sonra görebildiği ilk şeyler yine gölgeler sonra insan ve hayvanların sudaki yansımaları ve en sonunda da kendilerini görecektir. Yıldızları, ayı ve gökyüzünü izleyecektir. Şimdi bu insan zindandaki arkadaşlarına bunları anlatmaya kalkışsa onlar tarafından öldürülmeye kalkılabilir. Hatta insanımız yeniden bu karanlığa alışmakta güçlük çekecektir. O halde göz iki halde kamaşmaktadır: ilki karanlıktan aydınlığa geçişinde ikincisi ise aydınlıktan karanlığa geçişinde. Bunun gibi düşünce de bu iki durumdan birini yaşadığında açık seçik göremez. Böyle bir durumda olan kişiye gülmemeli, onun hangi durum içinde olduğu anlaşılmalıdır. Birincisi övülecek ikincisi acınacak haldedir.

Bu kitapta Sokrates eğitimin üzerinde durmaktadır. Eğitim bilgiden yoksun bir ruha bilgi koymak değildir. Bu durum kör göze görme gücü vermek gibidir. Her ruhta iyi ve kötü yön vardır ve öğrenme gücü ile bu işe yarayan organ da ruhun içindedir. Eğitimin faydası da tam burada kötü yöne dönmüş bir ruhu iyi yöne çevirmektir. Mağaradan çıkan adam gibi. Yalnız bu adamımız güçlüklere göğüs gerip geri dönerek arkadaşlarını da gerçekle tanıştırmak için ikna etmelidir. Onları da zincirlerinden kurtarmalıdır.

Başa getirilecek olan filozoflar matematik, geometri, üç boyutlu bilim (o dönem henüz gelişmekteydi) astronomi ve armoni ile eğitilmelidirler. Bilme-çıkarma; kavrama, inanma-varsayma; sanma.

Beden eğitiminden sonra 20'sine gelen çocuklar arasından en iyileri seçilmeli. 30'unda ise dialektiğe en yatkın, en seçkinleri alınmalıdır. Çünkü gençler için dialektik, bir oyuncak gibi algılanır. Aşırıya giderler bu konuda, yalnızca birbirlerinin savlarını çürütmekten o kadar hoşlanırlar ki sonunda kendileri de hiçbir şeye inanmaz olurlar. İşte bu durumun önüne geçilmelidir. Filozofumuz 50'sinde de yaşıyorsa en son noktaya getirilmelidir der ve bu bölümü de bitirir.

8.KİTAP

Bu kitapta devlet şekilleri üzerinde durulacak ve onlar eleştirilecektir. Dört çeşit devlet vardır: timokrasi, oligarşi, demokrasi ve tiranlık. Sonradan devlet şeklinin beş olduğu söylenir ve buna karşılık beş insan tipi olduğu eklenir.

Aristokrasi şeklinin karşılığındaki insan iyi ve doğrudur. Ama bir zaman sonra kötü doğuşlu çocuklar gelmeye başlayacak her şey gibi bu düzen de son bulmak zorunda kalacak.

Timokratik devlet, aristokrasi ile oligarşi arasındadır. Demir gümüşle; tunç altınla karışacak. Bu insan kendisine fazla güvenir. Musa’ lardan hoşlanmakla beraber daha az yakınlığı vardır onlara. Konuşmasını bilmez ama nutuk dinlemeyi sever. Kölelere çok sert davranır. Hür insanlara ve güler yüzlü devlet adamlarına saygılıdır. Güçlü mevkiler ister ama kendisinde bu meziyetlerin olup olmadığına bakmaz. Savaş gücüne ve askerlik değerine inanır jimnastiğe ve ava düşkündür. Yaşlandıkça parayı sever çünkü cimrilik tohumları vardır içinde.
Timokrasideki yöneticiler parayı rahat rahat harcamak için kanunları değiştirirler. En sonunda da kimse yasaları dinlemez olur. O zaman paraya daha da fazla değer verirler. Böylece oligarşiye geçilir.

Oligarşi, devletin başında zenginlerin bulunduğu yönetim şeklidir. İşi bilmeden sadece zengin olanların yüksek mevkiye geldiği bir sistem doğar. Halk bölünür. Fakirliğin olduğu yerde hırsızlık ve pek çok ahlaksızlık ortaya çıkar. Oligarşi sonucu fakir düşen halk ile zenginler arasındaki uçurum büyür. İç karışıklıklar çıkar. İşte bu karışıklıkta fakir halk kazanırsa demokrasi ortaya çıkar.

Bu sistemde (Demokraside) varolan özgürlük ile bir düzen oluşturulamaz. Bu sistemde yetişen kişi kah türkü dinleyip şarap içer kah perhiz yapar bir gün koşar oynar bir gün tembel tembel oturur bir gün felsefeye verir kendisini… Kısacası kendisini düzene sokamadığı gibi gelişigüzel bağımsız yaşamak da hoşuna gider. Demokraside devlet adamının nasıl yetişeceği ile de ilgilenilmez kendisine halkın dostu dedirtsin yeter !! Oligarşiyi nasıl en sevdiği şey zenginlik düşkünlüğü yıktıysa demokrasiyi de özgürlük düşkünlüğü yıkar. Özgürlüğe doymuş devletin başındakiler içki sunmasını bilmeyen sakilere döndüler mi bir sarhoşluk alır herkesi. Devlet herkese her istediği özgürlüğü veremez olunca başlar kavga. Kadın erkek arasındaki özgürlük bir hayli gelişir. Hayvanlar bile çok değerlenir. Köleler nerdeyse hür gibidirler. Yabancı sığıntılar yurttaşlarla eşit duruma gelir. Bu durumda en ufak bir baskı gören yurttaşlar hemen ayaklanırlar başlarına buyruk hareket etmeye başlarlar. Bu noktada tiranlık gelir. Aşırı özgürlük aşırı bir köleliği getirecektir. Herkese baldan pay verilip susturulurlar. Demokrasilerde büyük kısmı eğitimsizler oluşturur pek azı başa gelir ama her yerde gösterirler kendilerini zengin kesim kalabalıktan uzaklaşmıştır halk ( işçiler- zanaatçılar ) ise en güçlü kısım onlar olmalarına rağmen baldan pay aldıkça birleşmeyi akıllarına bile getirmezler. Baştakiler halkın kendilerine kul köle olduğunu görünce yurttaşların kanına girmeden duramaz. Lekeleme yolunu tutar. Halka iyi şartlar verileceği vaadinde bulunur ve onları zenginlere karşı kışkırtır. Devletten kovulup düşmanı yenerek tekrar başa gelirse tam bir zorba olur bu insan. Halk ona sığınıp koruyucular verir. Zengin ise kaçar durmadan. Önce halka kendisini iyi gösteren zorba zamanla iç yüzünü belli eder. Çıkarları için herkesle savaşır durmadan ve halkın gözünden düşer. Ama halk yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur. Kovmak istediği kimselerin artık kendisinden çok daha güçlü olduğunu görür ve gerçek zorbalık altında ezilir gider.

9.KİTAP

Kitap zorba insanın özelliklerini anlatmayla başlar. Zorba insanın mutsuz olacağı sonucuna varılır. İnsan ruhu üç bölüme ayrılır: Bilim ve düşün sever( bilgili ), şan şöhret sever ( öfkeli coşan ) ve kazanç seven ( yeme içme cinsellik… ). Bunlardan en mutlusu her zamanki gibi filozoftur ( bilim ve düşün sever ). Kitapta krallık övülür. Bir kral ölçülü ve istediğini bilen kişidir. Zorbanın aksine iyi ve mutludur. Bir adam eğriliği sonuna kadar götürüp kendisini doğru adam göstermenin yolunu bulursa eğrilik onun için karlıdır. ( Uzun uzun nasıl iyi bir insan olunabileceği anlatılatılır. )

10.KİTAP

Kurulacak bu devletin en iyi devlet olduğuna inancını attıran kuralın şiir üzerine olduğunu söyler Sokrates. Daha önce belirtildiği gibi şiirde taklit yasaklanmıştı. Bu doğru bir adımdır çünkü tragedya izleyicileri benzetilen şeyin ne olduğunu bilmiyorlarsa içlerinin düzeninin bozulacaktır. Örneğin: Tanrı sedirin yaratıcısıdır dülger sedirin işçisi onu çizen ressam ise benzetmecisidir. Dülgerin yaptığı sedir gerçeğe en yakındır her yönden bakıldığında değişmez ama ressam yalnız gördüğü açıdan çizebilir bu yüzden gerçeğe uzaktır. İşte tragedyanın durumu da budur. Şairlerin her şeyi bildikleri söylenir oysa ki her şeyin bilgisine varan kişi onları övmekle kalmaz bizzat kendisi bir şeyler yapardı. Nitekim her şeye bağlı üç sanat vardır; kullanma,yapma ve benzetme sanatı. Kullananlar kullandıkları eşya için zaman zaman yapanlara danışsalar da benzetmeciler bunu yapmazlar. Onlar iyi ya da kötü olmuş ayırmadan sadece benzetirler. Kaldı ki yasalar acılar karşısında tepkilerimizi dizginlememizi, boşuna bağırıp çağırmamızı ve akıldan yana durmamızı ister. Oysa ki tragedya oyunu insanları ağlatır onların en coşkun yanlarını uyarır akıldan uzaklaştırır. Komedya için de geçerlidir bütün bunlar. Ama düz yolla dile getirirlerse sözlerini bir problem yaşamayız. İnsan ruhunun sonsuz olduğuna dair bir bilgiye de sahip oluruz X. Kitapta. Ruhu hastalık değil eğrilik öldürür. Bir insan ne kadar iyi olursa o kadar uzun yaşar.

ÖZET

Toplumun, insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından dolayı oluştuğunu, her insanın kendine yakın işlerle uğraşıp bunları paylaşarak toplu yaşamı oluşturduklarını söyleyen Sokrates ile diyalogda “adalet” in sorgulanmasından Platon’ un ideal devletine dair unsurların açıklanmasına geçilir. Toplum büyüdükçe, komşu topraklara ihtiyaç duyulacak, bunun sonucunda savaş çıkacaktır. Böyle bir durumda toplumu koruyacak bekçilere ihtiyaç vardır. Bu kişiler hem “azgın” ruhlu hem de kendi halkına zarar vermeyecek kadar ölçülü olmalıdır. Bekçiklerin eğitiminde Hesiodos ve Homeros gibi şairlerin Tanrıları kavgacı, insanların kılığına girerek onları kandıran şekilde betimlenmelerine karşı gelen Sokrates, mitolojideki yanlış tanımlamaları sıralamaya devam eder. Bekçilerin yiğit olabilmeleri için ölümden korkmamaları gerekmektedir bu nedenle Hades’ e dair korkunç hikayeler ya da kahramanların trajik ölümleri anlatılmamalıdır. Bekçiler aşırı gülen insanlar da olmamalı bu nedenle Tanrıları kahkahalara boğulur halleri de betimlenmemelidir. Gerçekten ayrılma yetkisi Tanrılar için geçerli olmasa da insanlar arasında yalnız devlet yönetenlerinde olmalıdır. Devletin yararına düşmanlarına ya da yurttaşlarına yalan söyleyebilirler .

Gençlerin eğitimine geldiğimizde ise onlarına akıllı uslu olmaları gerektiği bu nedenle de İlyada’ da Akhilleus ile Agamemnon arasında geçen konuşmalar gibi isyankar mısraların ya da mitolojide tanrıların birleşmelerinin anlatılmaması gerektiği kanısındadır. Gençler, “hediyeler tanrıları bile yola getirir” gibi sözler duymamalıdırlar. Tanrılar ya da oğulları kız kaçırmak gibi soysuz işlere de girmezler .
Homeros’ un eleştirilmesi devam eder; şairler kahramanları taklit ederek anlatırlar ( dolaysız ) oysa ki dolaylı anlatsalar anlatımları taklide kaçmaz. Bekçilerin de taklitten kaçınmalarını ya da en azından yiğitlik, bilgelik, dini bütünlük gibi erdemleri taklit etmelerine müsaade edilmesi gerekir. Bu noktada tragedya ve komedyalarda, ağlayan kadınların, kölelerin, delilerin sarhoşların, kadın - erkek delilerinin vs.. taklitleri yapılmayacaktır. Kurulacak olan devlette herkes bir konuda uzman olacaktır .

Bekçilerin eğitiminde musikinin önemi daha önce söylenmişti. Bu konuda da Sokrates bir takım yasaklar getirir. Müzik ne içki sofralarındaki gibi ağza yakışmayacak laflar içeren ( Ionia, Lydia ) ne miskinlik ve hüzün veren ( karışık ve uzun Lydia ) makamlar içermelidir. Bu tanımların dışında da bir tek Dor ve Phrygia makamları kalır. Bu durumda devlette çeşitli harplar, çok telli sazlar yapan ustalar olmayacaktır. Yalnızca Iyra, kithara ve kaval kente girebilecektir. Makam ve sözün dışında müzikte ritm de önemlidir ve ritm de söze uygun olacaktır .

Gençler için müzik kadar beden eğitimi de önemlidir. Bunun ilk basamağını doğru beslenmek oluşturur. Bir hekim pek çok hasta görmüş tecrübeli, kendisini kafasıyla tedavi edebilen bir insan olmalıdır. Diğer yandan kötülüklerle savaşacak olan yargıç içinse bu durum tam tersidir. Yargıç çocukluğundan itibaren kötülerle düşüp kalkmamış ve yaşlı – çevresindekileri gözlemleyerek iyi ile kötüyü ayırma tecrübesine ulaşmış olan - bir kimse olmalıdır .
Buraya kadar Platon’ un devletinin tamamen bir “sansür “ kurumu gibi işlediğini söyleyebiliriz. Bu toplumda farklı görüşler, farklı karakterler yoktur. Dil’ den, sanata kadar her şey devletin denetimini altındadır.

Devlette yönetenler “yaşlılar” yönetilenler ise “gençler” olmalıdır. Yöneticiler ise hayatları boyunca toplum için iyi şeyler yapmış olan, akıllı, değerli kimseler olmalıdır. Bu nedenle bu tarz kişiler sürekli gözetleneceklerdir .
Bu, günümüzde dahi tartışılmaya açık bir görüştür. Yaşlılar egemenliği ( gerontokrasi ), “tutucu” ve gelişmeye kapalı bir yönetim tarzıdır. Gençlerin tecrübesiz oluşlarını öne sürerek, onların aktif siyasette yer almalarının da önü kapatılmış olunur. Bu “yeni” ve “yaratıcı” fikirlerin de bir anlamda hibe edilmesidir. Bu anlamda Platon’ un devleti “tutucu” dur da.

Devletin önemli bir tanımıyla da karşılaşırız; Bir Fenike masalından yola çıkarak kimilerinin ruhu altınla ( yöneticiler - filozoflar ), kimilerinin ki gümüşle ( bekçiler ), kimilerininse bakır ve tunçla ( çiftçiler ve zanaatkarlar ) yoğrulmuştur der Sokrates. Burada hiyerarşik yapı karşımıza çıkar. Ama bu yapı yarı açık bir toplumu simgeler çünkü Sokrates altından doğanların gümüş, gümüşten doğanların altın çocuk yapabileceklerini eklemeyi ihmal etmez .

Korucuların yaşayacakları yer hakkında ise Sokrates onların ilk olarak mülk sahibi olmadan birlikte yaşamaları gerektiğini bu sayede mülk edinme hırsından uzak kalacaklarını çünkü bu hırsa girenlerin hem halkı hem de devleti zor durumlara sokacağını söyler .
Devletin imkanlarından faydalanamayacak olan bekçilerin mutsuz olabileceklerini söyleyen Adeimantos’ a karşı Sokrates, toplumu bir sınıfın değil herkesin mutlu olması için kurulduğunu ve bu toplumda ancak herkes kendi üzerine düşeni yaparsa iyi bir düzenin sağlanacağını söyler .
Mülkiyet konusunda değişik bir görüş öne süren Platon’ a göre, mülkiyet ortadan kalktığında tartışmalar da son bulacaktır. Bu bizi, mülkiyetin sonradan mı kazanıldığı ya da doğuştan böyle bir hakkımız olup olmadığı sorununa getirir. Hatta bu konu o kadar radikal bir hal alır ki kadınlar ve çocuklar da ortak mülkiyet kapsamına alınırlar. Kadınlar ve çocuklar ortak olacaklar, baba oğlunu; oğlu babasını bilmeyecektir.

Gençler düğün dernekle evlendirilecekler, fakat evlenmelerin sayısı devlet tarafından saptanacaktır. Öyle ki toplum ne çok büyüyecek ne de küçülecektir. Bunun yanı sıra savaşta ve barışta yararlılık sağlayan gençlere daha çok kadınla birlikte olma hakkı tanınacak ki döllerinden daha çok faydalanılsın diye. En iyiler daha çok çiftleşmeli ve bir tek onların çocukları yetiştirilmelidir. Doğan çocuklar özel bir kuruma bırakılacaklar, bu kurum seçkin vatandaşların çocuklarının iyi bir yuvada; seçkin olmayan yurttaşların ve daha başkalarının doğuştan bir eksikliği olan çocukların gözden uzak bir yerde bakılmasını sağlayacaktır. Beslenme işini de bu kurul düzenler. Anne ya da bakıcı tarafından emzirilen çocuk erkek bakıcı tarafından yetiştirilmelidir. Kadınlar yirmisinden kırkına; erkekler ise elli beşine kadar devlete çocuk yapacaklar. Bunun dışındaki üreme cezaya maruz kalacaktır .
İnsanların bir fabrika içerisindeki ürünlermiş gibi ele alınıp, evlendirip, çacuk sahibi yapılıp, ayrıştırılıp, tekrar biraraya getirilmeleri ne denli insan doğasına yakındır?

Kadınların da erkekler gibi müzik ve jimnastikle bir savaşçı gibi yetiştirilebilmeleri, onların da erkekler gibi işler de yer alabilmeleri, sadece cinslerin zayıflığı göz önünde tutularak onlara daha kolay işler verilmesi belki de bu devlet içerisinde olumlu tek yandır. Antik devirde kadının konumu düşünüldüğünde ortaya atılan radikal bir görüştür.


Bu kurulan devlette başlıca değerler: Bilgelik, yiğitlik, ölçü ve adalettir. Toplumda herkesin kendi işini yapmasıyla adalet sağlanacaktır. Adalet, insanın kendi malının sahibi olmak ve kendi işini – tek bir konuda uzman olması - görebilmesidir .
Platon’ u “uzmanlaşma” adına yaptığı açıklamada da aynı yanılgı içerisinde görürüz. İnsanları tek bir model gibi ele aldığımızda herkesin kendi işini en iyi şekilde yapması belki olumlu bir anlam yüklenerek dile getirilebilir. Oysa ki, insan sürekli gelişen ve farklı yeteneklere sahip olabilen kendine özgü bir varlıktır. Bu yönde düşünüldüğünde bir insanın yedisinden yetmişine aynı iş konusunda üretici olarak çalışması, “zaman” ve “gelişim” kavramalarına ters düşer. Çünkü Platon’ da bireyin neyi yapıp yapmaması gerektiği kesin hatlarla çizilmiştir.

Son olarak Sokrates yöneticilerin vasfını açıklar: Yöneticiler filozof olmalılardır. Sofistik düşünceyi taşlar. Çünkü sofistler tek bir değer olduğunu kabul etmezler, kişilere göre değerlerin değiştiğini söylerler. Böyle bakan kişi öz gerçekliği göremez der. Örneğin güzel renklere, güzel biçimlere bakar fakat güzelliğin gerçekliğini tanımlamaya kalkmaz ve bu konuda bilgili olamaz sadece sanıları olur .
Devletin başından filozofların bulunması gerektiğini söyleyen Sokrates ilk olarak filozofların meziyetlerini över. Bir filozof, bilim düşkünüdür. Bu nedenle yalancı ya da riyakar olamaz. Varlığı, sevgi ve şeref tutkunları gibi bir bütün olarak sever. Bedeni için değil de ruhu için çalıştığından dolayı onda açgözlülük ve ölçüsüzlük bulunmaz. Tanrı ve insan işlerini bütünüyle kavramaya çalışan bir ruh küçüklükle bağdaşmaz. Hırçın, geçimsiz değillerdir ve sağlam bir belleğe sahiplerdir .

Eğitim konusundaki vurgu Sokrates’ in müthiş mağara benzetmesini ile son noktasına ulaşır: “Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş. İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş bu mağarada yaşıyorlar… Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki boyunlarını dahi oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parlıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var, hani kukla oynatıcılarının kendileri ile seyirci arasına, marifetlerini gösterdikleri koydukları duvar gibi.. Bu alçak duvarın arkasında insanlar. Ellerinde türlü türlü araçlar, insana, hayvana benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler bölmenin üzerinde gözüküyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor. Tıpkı bizler gibi !!” İşte bu insanlar kendilerini ve yanlarındaki insanları ateşin mağarada karşılarına vuran gölgeleri olarak görebilirler. Ve gerçek nesneleri bu gölgeler zannederler. İşte bu adamalardan birini çözer gözlerini ışığa doğru kaldırırsak, bu hareketler ilkin ona acı verecektir. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü karmaşık bakacak. Gerçek nesnelerin bunlar olduğunu söylediğimizde ise çok şaşıracaktır. Onu ışığın kendisine bakmaya zorladığımızda gözleri ağrıyacak, başını boyuna bakabildiği şeylere çevirecektir. Onu alıp götürdüğümüzde ise gün ışığında gözleri kamaşacak, bu sefer de gördüğü nesnelerin hiçbirini göremez hale gelecektir. Ama alıştıktan sonra görebildiği ilk şeyler yine gölgeler, sonra insan ve hayvanların sudaki yansımaları ve en sonunda da kendilerini görecektir. Yıldızları, ayı ve gökyüzünü izleyecektir. Şimdi bu insan zindandaki arkadaşlarına bunları anlatmaya kalksa onlar tarafından öldürülmeye kalkılabilir. Hatta insanımız yeniden bu karanlığa alışmakta güçlük çekecektir. O halde göz iki halde kamaşmaktadır, ilki karanlıktan aydınlığa geçişinde, ikincisi ise aydınlıktan karanlığa geçişinde. Bunun gibi düşünce de bu iki durumdan birini yaşadığında açık seçik göremez, böyle bir durumda olan kişiye gülmemeli, onun hangi durum içinde olduğu anlaşılmalıdır. Birincisi övülecek, ikincisi acınacak haldedir .


Eğitim, bilgiden yoksun bir ruha bilgi koymak değildir. Bu durum kör göze görme gücü vermek gibidir. Her ruhta iyi ve kötü yön vardır. Ve öğrenme gücü ile bu işe yarayan örgen de ruhun içindedir. Eğitimin faydası da tam burada kötü yöne dönmüş bir ruhu iyi yöne çevirmektir: Mağaradan çıkan adam gibi. Yalnız bu adamımız güçlüklere göğüs gerip geri dönerek arkadaşlarını da gerçekle tanıştırmak için ikna etmelidir. Onları da zincirlerinden kurtarmalıdır.

Bireyleri “aktif” birer organizma olarak ele almadığınızda, eğitim de bir yerde donuk ( tutucu ) kalacaktır. Kaldı ki devletin her alanda kısıtlamalar getirerek uygulamaya koyduğu bir eğitim politikasının başarılı olacağı da çok reel bir yaklaşım değildir. Çünkü herkesin ihtiyacı, algılama yeteğini bir yerde Platon’ un lanet ettiği sofistlerin yaklaşımı ile “farklı” dır. Bu farklılıklar içerisin de istenildiği kadar baskı ve sıkıştırma yapılsın, “homojen” bir birliktelik bir “polis” kurmak imkansızdır. Ne var ki Platon devlet üzerine düşünceleri ile, 1800’ lerde yaşamış olan düşünürleri dahi etkileyecektir ( bkz. St. Simon, A. Comte )


PLATON’UN ADİL DEVLETİ KURULABİLİR Mİ ?

Her ne kadar kimi çevreler tarafından gerici bulunsa da ya da çizmiş olduğu ideal devlet ütopik görülse de Platon’un diyaloglarında geçen pek çok şey bugün dahi tartışılmakta.
Bu bağlamda Platon'un adil devletinin kurulup kurulamayacağını sizlere bırakıyor ve sözlerimi bitiriyorum.

1denbine.blogspot

VİDEO GALERİ
Emoji ile tepki ver!
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • DAHA FAZLA SONUÇ YÜKLE